Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendini tuval olarak buluverir. Sırt ya da yüz üstü, iskelet ve kaslarının üzerine davul gibi gerilmiş,
-dışarının acıtıcı kayıtsızlığına bakılırsa-
yine kendi duyargaları tarafından işlenmeyi, kendi tarafından dillenmeyi bekleyen bir tuval oluverir. Trajedinin başlangıcında belki de bedeninden sıhhat fışkıran bir (fiziksel ve aynı zamanda tırnak içindeki) ‘baba’nın ve/veya (tinsel ve aynı zamanda tırnaklarını bileyen) yasa’nın oğlu olmak yatar.

‘Baba’nın tunç gövdesiyle karşılaştığında dönüşmek dışında bir şey gelmez evlatların elinden. Gider sanata sığınırlar. Peki Kafka’nın zamanında, 20. yüzyılın başlarında sanat eseri ne yapar? Ne yapacak, zaptedilmez bir coşkuyla nesneyi yüceltir. (Kant’ıyla, Hegel’iyle, Nietzsche’siyle) devasa bir Alman idealizmi çi-vileme daldığı felsefenin karanlık sularından avuç avuç trajedi çıkarmaya koyulur. Schelling’e göre “trajedinin özü, öznedeki özgürlük ile zorunluluk arasındaki gerçek ve nesnel çatışmadır”; ne galibi ne de mağlubu olan bir çatışmadır bu, önemli olan çatışmanın kendisidir.

Özne özgürleşmek ister, hakikati (Dönüşüm’ü) talep eder. Talih kördür! Özne de kör olduğunda görmeye başlar. Madem ki insan olmak, “tekinsiz sularda dolanmak”, yurtlara/kanonlara/atalara ters düşmek ve yasayı ihlal et-mek istemiştir, bu hadsizin payına yeryüzü sürgünü olmak düşmüştür.

Genç sanatçı Onur Mansız, ’baba’nın hemen her coğrafyada, farklı şiddetlerde örtbas etmek istediği beden’i işaret ederek çıkmıştır yola. İsabetli, kışkırtıcı, cüretkâr, hatta zekice bir seçimdir bu. Mansız -yine doğru bir seçimle- Trajedi adını verdiği sergisinde bedenle tekinsiz bir ilişkiye geçerek en gen-cinden, müthiş bir sınav vermektedir ve anlaşılan o ki ileriki günlerde de vermeye devam edecektir. Onun yaptığı, dünya tin’leşmeye, ayakları üzerinde dikelmeye başlayalı koca bir ayıp muamelesi gören bedenin ne menem bir şey olmadığını ve nelere kâdir olabileceğini görmek, bedenle birlikte kendi sanatsal olanaklarını, sınırlarını da tanımaktır. Bedene dair kâdim (!) fantezileri anlamaya çalışmak, bedenle olduğu kadar ona dair algılarla da bir nevi kavgaya tutuşmaktır. Mansız, bedene indirdiği her darbede, her müdahalesinde dudaklarını kaygıyla sıkan, gözlerini kısan bir sanatçıdır, belki de diğer bedenlerde kendi bedenini bulduğu için, şimdilik. Bizzatihi darbelerin, bedenin kendi-si kadar tekin olmadıklarının pekâlâ farkındadır. Adların taleplerine saygı gösterir de önce Befo-re’dan başlarsak; Before’da havaya dikilmiş füze benzeri çıkıntılarıyla savaşa hazır dünyanın bir ka-rikatürüne dönüşmüş gürze benzer deniz mayını göğsün tam ortasına düşer.

Bir başkası çıkıp da “Düşmek mi?” diye sorabilir, “Esasında göğse tırmanmıyor mu o mayın? Göğüs dediğimiz şey za-ten, s’yi atar atmaz bir kenara, bedenin göğü değil midir? Gürzün/mayının aşağıya doğru uzanan gergin zincirine baksana!” Sanat eseri sanat eseriyse, bizi kendi başımıza rahat bırakır, keskin yorumlara hapsetmez, merakımızı işte böyle Mansız’ın resimleri gibi celp eder, hatta mazur görür, yorumlarımızın çeşitliliği, bolluğu karşısında şaşakalır. Before’daki model de bu gerçeği çok iyi bilir gibidir. Bakışlarını bizim sor-gulayıcı bakışlarımızdan ve üzerine ısrarla düşürdüğümüz sorgu ışığından uzaklara kaçırır, şimdilik, elini bir ağrı saplanmış gibi karnına götürür. Ancak tam da bu noktada Before’a geri dönmek üzere diğer resimlere hızla bakmak, mesela Demoninside’daki modelin/kurgunun bizim okumalarımıza karşı geliştirdiği küstahlığa varan meydan okuyucu ve oyucu tavrı aklın bir kenarına not düşmek gerekir. Mansız’ın resimlerini diğer resimleriyle bir arada okursak, onların aynı zamanda koca bir bütünün (fikrin) parçaları olduğunu unutmazsak, Before’a geri dönebilir ve oradaki kusursuz, narin bedenin, maruz kaldığı şiddete boyun eğmeye hiç de niyeti olmadığını, bedenine yaraya benzer göl-geler düşürmeye çalışan o keskin ve parlak sorgu ışığına karşı zincirinden yakalamak üzere açık elini gürze/mayına uzattığını söyleyebiliriz… Madem ki bedenine düşürülmüştür, o artık ters tepen bir silahtır, o mayın bundan böyle bedenin bir organıdır.

Şimdilik.

Bizimle göz göze gelmekten kaçınmaz modeller, kaçındıklarında da gölgelerini alabildiğine koyulta-rak devreye sokarlar, elbette şimdilik. Sorguya çekilen bedenlerin nasıl sorgular hale geldiklerinin en huzursuz edici örneği False_Lunacy’deki (sağ omuzundan kıskıvrak yakalayan elin, gölgenin ve ta en gerideki kapalı gözlerin arasından kendine yol bulup fışkıran) bakıştır. Beden, hele de en gencin-den, en gururlusunan beden madem ki giderek artan, çoğalan bir suçtur, o zaman ellerine, gövdeleri-ne, sırtlarına yeni zamanların yeni sabıka künyelerini tutuşturulup (bir kez daha Demoninside’daki tutuşmuş alev) sabıka fotoğrafları da çekilmelidir. (Unutmayalım, bütün bu yorumlar başka yorum-larca iptal edilene kadardır, bizim Mansız’ın resimlerine bakışımız ister istemez hep şimdilik’tir.) Bedeni kurcalayan ilk sanatçı değildir Onur Mansız, son sanatçı da olmayacaktır. Bizi ona çeken şey, modelleriyle olduğu kadar arayışlarıyla da “genç” olması, dahası bizi/bakışımızı da kışkırtıp, genç kılmasıdır. Biz izleyiciliğimizin hakkını onun eserlerine bakarken veririz, onun çağrısına kayıtsız kalmayız, yaratıcılığımız tutar, okumadan okumaya atlarız, onun modellerini yaşlandırırız, buruşukluklarına takılıp kalırız, onları türlü şekillerde soyundurup giydiririz, modellere tuhaf saç modelleri, ağır makyajlar yakıştırırız, bedenimizin dilsizliğine kulak veririz, resimleriyle göz göze geliriz, bedenlerin bir sürü gözü olduğunu düşünürüz, hasılı Mansız’ın kendi Trajedi’sine doğru yola çıktığı yerde biz de kendimizinkine çıkabiliriz. Sonra “Kaderin ve sanatın cilvesi,” diye düşünürüz gülümseyerek, “o kadar askıya alma girişimine bana mısın demeyen, şimdi bir galerinin duvarlarında askıya alınmış, bize diklenen bir beden.” 21. yüzyılın başlarında, tam da şu anda, şimdilik. Hakikatin peşindeki trajedi kahramanının kaderi, mahvı ve felaketi tatmak, kör olmaktır, demiştik.

Critchley devreye girer ve malumu ilan eder: Trajik kahramanlık paradigmasının sorunu, örtük sahi-cilik iddiası yüzünden yeterince trajik olmaması, mizahın ise sahicilik imkanını sürekli önlediği için trajediden daha trajik olmasıdır. Hiç kuşkunuz olmasın bizi ağrısıyla kıskıvrak yakalayan kahraman gözden kaybolur kaybolmaz başka bir ağrıya (weltschmerz) kanat açacaktır, biz omuzları düşmüş, yaşlı bakışlar genç resimlerinin yarattığı huzursuzlukla baş etmeye çalışaduralım, genç Mansız gençliğini yapacak, muhtemelen bedenine ağrılar girene kadar kahkahalar atacaktır, şimdilik.

Niyazi Zorlu